İslam, yalnızca hukuki kurallar ve ibadet biçimlerinden ibaret değildir. Onun bir de "gönül boyutu" vardır: Tasavvuf. Bu boyut; ruhu terbiye etmeyi, kalbi Allah sevgisiyle doldurmayı ve insanı kâmil insan olmaya doğru yürütmeyi hedefler.
Tasavvufun Kökeni
Tasavvuf, İslam'ın ilk asırlarından itibaren gelişmeye başladı. Sahabelerden bir grup, dünya nimetlerine mesafeli durarak ibadet ve zühdü ön plana almıştı. "Ehli Suffe" adıyla bilinen bu grup, Medine Mescidi'nin sofasında (suffa) yaşar, sürekli Kur'an ve zikir ile meşgul olurdu. "Suf" (yün) giymelerinden tasavvuf isminin geldiği de rivayet edilir.
Mevlânâ: Aşkın Şairi
Konya'da hayatını geçiren Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (1207-1273), tasavvuf edebiyatının zirvesini temsil eder. Mesnevî'si, yalnızca bir edebi eser değil; insanlığa sunulmuş derin bir hikmet hazinesidir. UNESCO 2007'yi "Mevlânâ Yılı" ilan etmiştir.
"Gel, gel ne olursan ol yine gel. İster kafir, ister mecusi ister puta tapan ol yine gel. Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir. Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel." — Mevlânâ
Yunus Emre: Anadolu'nun Sesi
Yunus Emre (1238-1320), Türkçe tasavvuf şiirinin kurucusudur. "Biz gelmedik dava için / Bizim işimiz seva için" dizileriyle ifade ettiği İslam anlayışı; hoşgörü, sevgi ve hizmet üzerine kuruludur.
Tasavvuf, İslam medeniyetinin yalnızca Anadolu'da değil; Orta Asya'dan Endonezya'ya, Afrika'dan Balkanlara kadar yayılmasında en önemli araçlardan biri olmuştur.



